Kurtuluş, mayanın tüm veçhelerinin(yön) ya da ruhun tüm veçhelerinin boşluğunun idrak edildiği andır. Bu yalnızca zihinsel bir kavrayış değil, boşluğun kendisinin her şeyden ayrılamaz olduğunun bir uyanışıdır. Kurtuluş, ruh ile benliksizlik arasındaki ikiliğin ya da görünürdeki ayrımın çöküşüdür. Ruh tam anlamıyla boşluktur (shunyata) ve boşluk tam anlamıyla ruhtur. İlksel boşluk, ruh olarak uyanır.
Benlik yapısını açıklayan pek çok gelişimsel model vardır; Maslow’un hiyerarşisi, spiral dinamikler, çeşitli çakra tabanlı modeller, Kabala'nın sefirotları veya Platon, Plotinos ile Sri Aurobindo gibi mistikler tarafından farklı biçimlerde betimlenen büyük varlık zinciri bunlardan bazılarıdır. Daimî felsefeyi yansıtan her olgun ruhsal sistemin kendine özgü bir gelişimsel modeli bulunur. Maslow’un hiyerarşisi gibi Batılı psikolojik modellerin birçoğu eksiktir ve yüksek âlemlere dair bilgi uzun süredir unutulduğu için, aslına bakarsanız Doğu modellerinin henüz yeni başladığı yerde biterler. Her sistem, zaman içinde büyüyen ve değişen benliği oluşturan olgular yığınına işaret etmek üzere farklı bir perspektif ve farklı bir dil şablonu sunan benzersiz bir mercektir. Önemli olan, herhangi bir sistemi tek doğru olarak inanıp kabul etmek değil, hepsinin kendi içinizde neye işaret ettiğini görmek; bilinçdışı kısımlarınızı bilinçli hâle getirmektir.
Erken dönem Budizmi ve Hinduizm “üç dünyadan”, “üç alandan”, “üç varoluş düzleminden” veya “üç âlemden” bahseder. Gayatri Mantrası En eski Vedik metinlerden biri olan Rig Veda'da, üç âlem içinde uyanmaktan bahsedilir. Vedalar, insanın kendi gerçek doğasına uyanmasını sağlayan birer “ilahi” gibidir. Gayatri, yogiler tarafından Vedaların özü veya Vedaların annesi ve ilahi bilginin öz suyu (cevheri) olarak kabul edilir. İllüzyondan kurtuluşa ermek için gross (kaba/fiziksel), subtle (ince/süptil) ve causal (nedensel) olmak üzere her üç âlemin de uyandırılması gerektiğini söyler. Bunu ifade etmenin bir başka yolu da şudur: Kişi, her üç âlemin de boşluğunu idrak etmeli, bilinçli farkındalığı her bir âleme getirmeli, ancak onlarla hiçbir benlik duygusu özdeşleştirmemelidir.
“Om Bhur Bhuva Swaha”
Üç âlemi uyandırın (kaba, ince, nedensel)
Her bir âlem, gerçek doğamızın üzerine çekilmiş bir örtü gibi olan bir maya katmanı veya ruhun / benlik yapısının bir katmanıdır. Benzer şekilde Buda, Nirvana'ya ulaşmak için zihin maddesinin 5 skandhasını yani yığınını, yani tüm benlik yapısının boşluğunun idrak edilmesi gerektiğini söylemiştir. 5 skandha, benlik yapısının işleyişine dair işlevsel bir modeldir. Model, benlik yapısının tüm yönlerine işaret ettiği sürece bölünmelerin sayısı önemli değildir.
Bir başka kavramsal mercek, benlik yapısını koşa adı verilen 5 kılıfa ayıran Upanişadlarda bulunabilir. Koşalar, ruhu örten birer maya veya illüzyon katmanı olmakla birlikte, aynı zamanda ruhun dışavurumlarıdır. İçsel araştırma için kavramsal bir çerçeve örneği olarak koşa sistemini kullanacağız.
Kendini bilmek / özbilgi için ilk Hermetik ilke şudur: “Her Şey zihindir; evren zihinseldir.”
Her bir koşa veya maya kılıfı, kabadan süptile uzanan bir fenomenler sürekliliği veya matrisi içinde var olan bir zihin düzeyi olarak tanımlanabilir. Dallaşan örüntüler, doğanın tüm düzeylerinde ve fraktal ölçeklerinde bulunan zihnin imza niteliğindeki örüntülerinden biridir. Dallaşan zihin örüntüleri, Max Planck Enstitüsü tarafından ünlü “Milenyum Koşusu” (Millennium Run) simülasyonunda haritalandırılmış olan, boş uzay veya karanlık madde olarak kabul edilen şeyin içinde de bulunmuştur. Boş uzay, nöronlar ve nöral yapılar gibi görünen şeylerden oluşan bir zihne benzer (sağdaki görsele bakın). Aynı dallanan örüntüler en küçük atomik yapılarda, hücre yapılarında ve nehirlerin, yıldırımların dallanan örüntüleri ile enerji hareketinin örüntüleri gibi makro ölçekte de mevcuttur. Zihin doğası gereği fraktaldır; büyütmenin farklı ölçeklerinde kendi kendine benzerlik özelliklerini gösterir.
Enerjiyi ve zihni, enerji farklı ortamlar içinden hareket ederken imza niteliğindeki ağaç benzeri yapıları oluşturan dallanan elektriksel deşarjlar olan Lichtenberg figürlerinin oluşumunu gözlemleyerek anlamaya başlayabiliriz. Lichtenberg figürü, dalların ya da doğadaki Li örüntülerinin yeni bağlantıları, yeni olasılıkları nasıl “aradığını” gösterir. Dallanma, evrenin yaratıcılığı veya yeniliği hayata geçirme araçlarından biridir. Dallanan şey canlıdır, büyür, yayılır ve keşfeder; bir anlamda bu bir tür düşünmedir.
Bu figür, beş milyon voltluk bir parçacık hızlandırıcı kullanılarak akrilik bir bloğa trilyonlarca elektron enjekte edilmesiyle oluşturulur. Enerjinin oluşturduğu ağaç benzeri yapıyı gözlemlediğimizde, enerjinin ortamın içinden geçerken izlediği yolu görüyoruz. Benzer dallanma veya yıldırım türü örüntüler, yıldırım çarpmasına maruz kalmış bireyler üzerinde de görülebilir.
Dallanmaya veya koşullanmaya yol açan dünkü direnç, yarının tekrarlanan deneyimi haline gelir ve her şey ebedi bir ŞİMDİ'de gözler önüne serilir. Carl Jung “Neye direnirseniz o kalır” demiştir. Olan şeye karşı bir direnç olduğunda evren yollar açar, örüntüleri tutar ve evrenin geri kalanından bağımsız bir “benlik” yapısı yaratır. Bu, enerjinin kurulmuş yolları takip etme eğiliminden ibaret olan karmanın yaratılışıdır. Evren olarak adlandırdığımız koşullanmış zihin matrisinde enerji ve düşünce, mikro düzeyden makro düzeye bir süreklilik üzerinde var olan fraktal labirentlerde döngüye girer, sonsuza dek dallanıp keşfeder.
Mayanın fiziksel kılıfı (annamayakosha)
Fiziksel kılıf, dış dünya algısını oluşturan duyusal verilerden yaratılmış bir zihin kurgusudur. Fiziksel kılıf, fiziksel bir beden olma illüzyonunu yaratan şeydir. Modernliğin ve bilimin ilerlemesiyle birlikte, zihinsel olarak kurgulanmış fiziksel dünyayı keşfetmek, içine nüfuz etmek ve onu manipüle etmek konusunda büyük bir kapasite geliştirdik. İnsanların çoğunda farkındalığın neredeyse tamamı fiziksel katmanda ikamet eder ve insan faaliyetlerinin çoğu bilinçsizce işler. Bu fiziksel varlık olduğumuza inanırız ve davranışımız; tamamen bu illüzyonel benliğin yararına olan sonsuz örüntüleri tekrarlayan, robotik ve koşullanmış bir nitelik taşır. Fiziksel ve zihinsel kılıflar birlikte, şu anda Dünya'daki insanların çoğunun deneyimlediği konsensüs (ortak) gerçekliği oluşturan unsurlardır.
Leonardo da Vinci şöyle demiştir: “İnsan ve hayvanlar sadece besin için bir geçit ve kanal, diğer hayvanlar için bir mezar, ölüler için bir sığınaktır…”
Annamayakosha ile tamamen özdeşleşmiş bir kişi, düşündüğü düşüncelerin veya sergilediği davranışların farkında değildir; kelimenin tam anlamıyla tekrar edip durduğu fiziksel örüntüyle özdeşleşmiştir. Böyle bir kişi robotik bir yaşam sürer ve gerçekten tam anlamıyla canlı olduğu söylenemez. İsa “Ölülerin ölülerini gömmesine izin ver” dediğinde, kastettiği insanlar varlığın en kaba düzeyinde yaşayan kişilerdi. Bu anlamda onlar zaten ölüydü. “Diriliş” veya “yılanı yükseltmek” metaforu, insanın kendi enerjisini bu katmandan varlığın daha yüksek düzeylerine yükseltmesine işaret eder.
“Musa çölde yılanı nasıl yükselttiyse, İnsanoğlu'nun da aynı şekilde yükseltilmesi gerekir.” Yuhanna 3:14
Zihinsel kılıf (mannomayakosha)
Alt zihin ya da genellikle düşünce zihni veya duyusal zihin olarak adlandırdığımız katman, manomaya koşa, yani zihinsel kılıftır. Tüm zihinsel imgeleri, içsel konuşmaları, algıları ve duyguları, hayalleri, düşleri, kavramları ve tanımları kapsar. Kısacası, dünyaya anlam yükleyen her şeyi ve aynı zamanda anlamsız olan her şeyi içerir.
Egzersiz:
Düşünce her zaman ya görsel bir biçimdedir, ya işitseldir (içsel konuşma veya ses) ya da bu ikisinin bir birleşimidir. Önümüzdeki 5 dakika boyunca düşüncelerini sessizlik içinde gözlemlemeyi dene. Her düşüncenin ya imgelerden, ya işitsel bir bileşenden (içsel konuşmadan) ya da her ikisinden oluştuğunu fark edeceksin.
Zihin kendi iradesiyle, yani bilinçdışı bir şekilde hareket ettiğinde, bunun nedeni “dukkha” ya da tatminsizlik hâlidir. Bu, manasın, yani alt zihnin kendi başına işleyerek sürekli hareket hâlinde olmasıdır. Alt zihin hiçbir zaman “olan” ile yetinmez; temelde arzu ve kaçınma kalıplarından oluşur.
Alt zihin, organizmayı ve benlik yapısını korumak ve insan deneyiminin sürdürülebilmesini sağlamak için vardır. Ancak kişi kendi personasıyla özdeşleştiğinde, olması gerektiği gibi bir hizmetkâr olmak yerine efendi hâline gelir.
Olan bitene karşı her direnç gösterdiğimizde, zihin arzu ve kaçınma kalıplarına girer ve o anda gerçekleşen şeyi eksik bir şekilde deneyimleriz. Benlik yapısıyla özdeşleşmek, gerçekliği “filtrelenmiş” bir şekilde deneyimlememize neden olur ve zihnin filtresinden geçen bir yaşam deneyimi olan patolojik düşünce biçimlerini üretir.
Gerçekliğin eksik deneyimi, zihnin dış dünyaya dair oluşturduğu tasarıma yönelmek ve sürekli değişen “şeylere” ya da fenomenlere odaklanmak anlamına gelir. Kim olduğumuza veya ne olduğumuza dair algımız bu fenomenlerle özdeşleşmeye dayanıyorsa (örneğin bir şeyi diğerine tercih ediyor ya da ona tutunuyorsak), bunlar kaçınılmaz olarak değiştiğinde acı çekeriz.
İnsanlığın büyük bir bölümü annamaya koşa ve manomaya koşa düzeylerinde işleyişini sürdürüyor.
Enerji veya Pranik Kılıf (pranamayakosha)
Prana, yani içsel enerji veya içsel canlılık, farklı geleneklerde pek çok isimle anılmıştır: Taoizm’de chi, kundalini shakti Vedik gelenekte prana shakti, Hristiyan mistisizminde Kutsal Ruh, Yahudilikte Shekhinah ve Mısır geleneğinde Sekhmet. Tezahür etmiş hâliyle prana, kalbini attıran, yaşam enerjini harekete geçiren ve her an atomlarını varoluş içinde dans ettiren, evrenin ilksel titreşimidir. Her insanın içinde gizil hâlde ise insan bilincinin, enerjisinin ve zihninin Tanrısal bilinç, enerji ve zihne doğru gelişerek açılma potansiyelidir. Bu anlamda Tanrı, varlıkların sürekli olarak ortaya çıkıp yeniden yok olduğu bitmek bilmeyen sürece işaret eden bir sözcüktür. Bu süreç, farklı zihin düzeylerinde, kabadan inceye doğru biçim kazanırken ilksel spiral ya da enerji spirali aracılığıyla gerçekleşir. Bunu başka bir şekilde ifade edecek olursak, Tanrı ya da gerçek Öz, “var olan her şey”dir.
Prana, duyuların eşiğinde algılanan ince bir titreşim ya da “değişim alanı” olarak deneyimlenir. Bu son derece ince düzeyde duyum, belirli ve sabit bir şey olarak değil, dalga benzeri veya serbestçe akan bir süreç olarak algılanır. Prana algısı tek bir duyuyla sınırlı değildir; aksine, tüm duyuların içinden akan titreşimsel bir alan olarak deneyimlenir. Kişi fiziksel duyuların nesnelerinden farkındalığını geri çekmeye başladığında, enerji koşullanmış zihin-beden yapısı içinde akıp gitmekten özgürleşir ve dışsallaştırılmış bir dünya tasarımına ilişkin zihinsel yansımamız da yavaş yavaş çözülmeye başlar.
Pranik katmanı, maddi jhanalara yönelik meditatif bir derinleşme yoluyla bilinçli hâle getirmek mümkündür. Yoga geleneklerinde bu hâle Savikalpa Samadhi, yani “tohumlu Samadhi” denir. “Temel” ya da “tohumlu” olarak adlandırılmasının nedeni, bu düzeyde hâlâ bazı fenomenlerin, yani bir biçim tohumunun varlığını sürdürmesidir. Bu biçim belirli ve sabit bir yapıdan ziyade dalga benzeri olsa da, yine de bir tür biçim söz konusudur. Meditatif derinleşmenin bu ilk aşamaları aynı zamanda kundalini uyanışıPrana’nın beden içinde geçtiği enerji kanallarına bağlı olarak, bu deneyim birçok farklı biçimde ortaya çıkabilir. Tüm kılıflarda olduğu gibi, benlik algımızı bununla özdeşleştirdiğimizde, bu katman da Maya’dan, yani bir yanılsamadan ibarettir. Savikalpa Samadhi’yi deneyimlemek, özgürleştirici bir idrakle aynı şey değildir. Kişi, enerji alanı aracılığıyla tüm varoluşla bir bütün hâlinde olmanın son derece derin ve mutluluk verici deneyimini yaşayabilir. “Ben” duygusu, var olan her şeyi kapsayacak şekilde genişleyebilir. Ancak kişi hâlâ bu “Ben” duygusuyla ya da yaşadığı deneyimle özdeşleşmiş olabilir. Bu da deneyim sona erdiğinde derin bir kayıp duygusuna yol açabilir.
Duyumu mümkün olan en ince farkındalık düzeyinde, yani duyuların kök ya da eşik düzeyinde gözlemlediğimizde, bilinci iki enerji kutbundan oluşan pranik alana taşırız. Enerji, benlik yapısının filtresinden geçtiğinde iki yönden birine akar: ya olumlu arzu ve tutunma biçiminde kendini gösterir ya da olumsuz itme ve kaçınma şeklinde ortaya çıkar. Bir elektromıknatıs gibi, ikilik içindeki sınırlı benlik sürekli olarak ya çeker ya da iter. Enerjinin, ikilik üzerine kurulu dünyanın koşullanmış kalıplarından serbest kalması, benliğin çözülmesi ya da “ölmesi” anlamına gelir. Aslında ego diyebileceğimiz, var olan bağımsız bir şey yoktur; yalnızca egosal etkinlik vardır. Bu etkinlik sona erdiğinde, benlik yanılsaması açığa çıkar; tıpkı... o Benlik yanılsamasının ise hiçbir yerde bulunamadığı ortaya çıkar. Dolayısıyla gerçekten ölen bir şey yoktur; yalnızca yanılsama olan benliğin bir yanılsamadan ibaret olduğu açığa çıkar. Budist gelenekte enerjinin karşılığı “piti”dir. Piti, meditatif derinleşmenin daha ileri hâllerine girildikçe ortaya çıkan coşku, mutluluk veya vecd hâli olarak tanımlanır.
Meditasyonda ilerledikçe kişi, farkındalığın kök düzeyinde sürekli değişen duyusal fenomenleri, yani “anicca”yı idrak edebilir. Herhangi bir şeyi tam anlamıyla deneyimlediğinizde, onu enerji olarak deneyimlersiniz; herhangi bir ayrım ya da koşullanmış arzu ve kaçınma kalıbı devreye girmez. Eski benlik yapısını besleyen veya deneyime tutunan hiçbir enerji kalmaz. Fenomenler ortaya çıkıp geçerken herhangi bir tepki oluşmaz. Dolayısıyla yeni bir zihinsel bağlantı kurulmaz; yeni bir zihin ya da karma yaratılmaz; sankaralar oluşmaz ve deneyimden herhangi bir ayrışma ortaya çıkmaz. Her şey sürekli olarak yeniden ve taze bir şekilde ortaya çıkar; her şey, egosal benliğin aracılığı olmaksızın, sanki ilk kez deneyimleniyormuş gibi, “başlangıç zihniyle” yaşanır. Ortaya çıkan veya geçen hiçbir biçime karşı tutunma ya da bağlılık oluşmaz.
Yüksek Zihin veya Bilgelik Kılıfları (Vijnanamayakosha)
Enerji koşullanmış kalıplardan özgürleştikçe, kişi daha yüksek zihin katmanlarıyla bağlantı kurabilir. Kişinin içindeki yaşam ağacı, egoyu dışarıya yayınlayan bir anten olmaktan ziyade, gizemli bir kaynaktan geleni alan bir antene dönüşür. Gerçek yaratıcılığın, sanatın, müziğin, şiirin, edebiyatın ve yeniliğin tümü, sınırlı ve koşullanmış zihnin ötesindeki bu kaynaktan gelir. Vedik geleneklerde bu, Buddhi ya da entelekt olarak; Budizm’de içgörü alanı olarak; Platon ve Plotinus’ta ise “formlar dünyası” olarak adlandırılır. Henry Corbin ve onun izinden giden yazarların çalışmalarında ise bu alan, yalnızca hayal ürünü olandan ayrıştırılarak ele alınır. hayali sadece hayali olmasının aksine.
Özellikle vurgulanması gereken nokta, bu alanın saf bir araştırma yoluyla, gerçekliği olduğu hâliyle gözlemleyerek açığa çıkmasıdır. Tüm egosal etkinliklerden vazgeçip saf boşluğa, saf farkındalığa ve tanıklık hâline girerek idrak edilir. Bu alan, görselleştirme, ritüeller, teknikler veya pratikler yoluyla **gerçekleşmez**; çünkü bunların tümü, aşılması gereken koşullanmış zihnin bir parçasıdır. Alt zihin ile yüksek zihin arasındaki fark şudur: Alt zihin, kendiliğinden ortaya çıkan, tekrarlayan ve döngüsel düşünce fenomenleri üretirken; yüksek zihinde kişi yalnızca gerçekliği olduğu hâliyle tanıklık ederek deneyimler. Neden-sonuç, determinizm ve özgür irade, özne-nesne ikiliğini gerektirir. Ancak imgesel alana doğru ilerledikçe bu ikilik ortadan kalkar. Yolun bir parçası da alt zihnin hayal gücü ile yüksek zihnin “imgelem alanından” gelen açılımlarını birbirinden ayırt etmeyi öğrenmektir. Alt zihni ayırt etmek... kavramlar daha yüksekten yapılar.
Yolculuğun bir noktasında dünya tersine döner; benliğin alt katmanları dönüştürülüp işe koşulur ve canavarlar, egosal küçük efendiler, düşmüş olanlar meleklere dönüşür. Buna “tersine dönüş” ya da “flip” denebilir. Yüksek zihin, sembollerin ve yüksek zihne ait yapıların simyasal bir dönüşümle enerjiye, düşüncelere ve maddi biçimlere dönüştüğü alandır. Semboller çevremizde, canlı bir şekilde varlıklarını sürdürüyor ve bizi etkiliyorlar; ancak henüz onları görecek gözlere sahip değiliz. Jung, yaşamlarımızı şekillendiren arketipsel bir alandan, kolektif bilinçdışından söz etti. Joseph Campbell ise tüm dinlerin doğasında ortak bir mitik yapı bulunduğunu ve belirli mitlerin, altta yatan arketipsel bir biçimin ifadeleri olduğunu açıkladı. Şöyle diyordu:
“Kahramanımızın yolculuğunda: Bir canavar bulmayı umduğumuz yerde bir Tanrı bulacağız. Ve başkasını alt edeceğimizi umduğumuz yerde kendimizi alt edeceğiz. Dışarıya doğru seyahat edeceğimizi umduğumuz yerde kendi varlığımızın merkezine varacağız.”
Daha yüksek zeka veya kavrayış düzlemi en üstün aynadır; arketipsel dünyanın Formlarının epifanik mekânıdır. Bu, alt zihinde tasarlanan bir şey değil, yepyeni bir düşünme ve var olma biçimidir. Sri Aurobindo şöyle demiştir: “Eski Vedik bilgelerin keşfettiği gibi, zihnin ötesinde bir Hakikat-düzlemi, zihinsel ışık ve güç olarak zihnimize, aklımıza, duygularımıza, dürtülerimize, duyularımıza yöneltilebilen ve tıpkı rasyonel ve ahlaki algılarımız doğrultusunda kullanıp kontrol etmek için zihinsel akıl ve irademizi duyusal deneyimimize ve hayvansal doğamıza yöneltmemiz gibi, şeylerin gerçek Hakikati anlamında bunları kullanıp kontrol edebilen kendi kendine ışık saçan, kendi kendine etki eden bir İdea düzlemi vardır.” Eski Mısır'da “duat”, Neterlerin âlemlerine işaret eden ve on iki düzey veya bölgeden oluşan bir kelimeydi. Bir kez daha belirtmek gerekir ki, belirli bölümlerin bir önemi yoktur. Kesin bir harita yaratma dürtüsü, alt zihnin gafleti ve kibridir. Önemli olan, “büyük zihin” düzeyleriyle doğrudan bağlantı kurabilmek için alt zihnin robotik düşüncesini teslim etmektir.
Fraktallarla bir analoji yapılabilir. Gördüğünüz fraktal görüntü, bir örüntünün tekrarı olan iterasyonun sonucudur. Ancak bilgisayarın bir yerinde bunun çalışmasını sağlayan kod vardır. Kod düzeyi, şundan farklı bir bilgi düzeyidir: görünüm fraktalın kendisininkinden farklıdır; fraktal, ekranda ya da cihazda yer alan gizli şablonun yinelenen çıktısından ibarettir. Düşüncelerin zihinde belirmesi gibi, fraktalın çıktısı da bilgisayar ekranında belirir. Daha yüksek zihnin, dünyamız için şablon katmanı ya da kod düzeyi olduğunu söyleyebiliriz. Bu düzeyler arketipsel, sembolik, mitolojik, matematiksel, geometrik, melekî ve sayısız diğer zihin biçimi şeklinde düşünülebilir. Bunların hepsi daha yüksek zihnin veçheleridir ve mayanın diğer tüm veçheleri kadar gerçek ya da bazen onlardan daha da gerçek görünmektedirler. Tibet ve Vajrayana Budizminde, daha yüksek benliğin, Buda zihninin veçheleri olan yidamlarla karşılaşabileceğiniz daha yüksek bir âlem olduğu bilinir. Bir yidamı ya da Neter'i somutlaştırmak, şimşek yolu, belirli bir ruh bilincini hatırlamanın ve sayısız yaşam boyunca yol almış ruh düzeyindeki veçheleri idrak etmenin hızlı bir yoludur. İmgemasal düzeydeki yaratıcı olasılıklar kelimenin tam anlamıyla sonsuzdur.
Nedensel beden (Anandamayakosha)
Nedensel beden veya ikiliksiz saadet kılıfını kelimelerle aktarmak imkansızdır; yapılacak her tanım zihne paradoksal gelecektir çünkü bu, dilin özünde yer alan tüm zıtlıkların aşılmasını gerektirir. Nedensel beden, saf farkındalık olan turiya, bedenin kendisi olarak ve var olan her şey olarak mevcudiyet kazandığında uyanır. Kişi, form ile boşluğun, ben ile ötekinin ikiliksiz bir gerçeklik olarak idrak edildiği bir gerçeklikte mesken tutar.
Nedensel düzeydeki (ananda kosha) uyanış dahi hâlâ mayanın bir düzeyidir. Unutmayın, bütün kosa kelimelerinin içinde “maya” sözcüğü geçer. Prajna paramita, yani nihai bilgelikle uyanış, benliğin tüm düzeylerinin boşluğunu idrak etmektir. Kalp Sutra'da Buda, prajna paramita uygulayarak Bodhisattva'nın, Budist gelenekte zihin maddesinin beş kümesi veya “yığını” olarak tanımlanan beş skandhanın boşluğunu idrak ettiğini söylemiştir. Hakikat, benlik yapısının tüm veçhelerinin boş ya da benlikten yoksun olduğunu idrak ettiğinizde açığa çıkar. Bu, nedensel farkındalığın dahi bırakılması demektir; [...] bırakılış uyanmaktır.Kişi bütün varoluşu sonsuz bir alan, bilinç ve hi̇çlik olarak idrak eder; burası ne algıya dahil bir şeydir ne de algı-dışıdır. Burası Zen'in boşluk dansıdır; ikiliğin ötesinde, acının ve zevkin ötesinde, iyinin ve kötünün ötesindedir. O, bizim doğuştan gelen özümüzdür; en inceltilmiş kalbin saadeti, her yerde ve hiçbir yerde olan farklılaşmamış farkındalıktır.
Nedensel (ananda üzerindeki uyanış bilemayakoşa) hala bir maya seviyesidir. Unutmayın, tüm koşa'ların içinde “maya” kelimesi geçer. Nihai bilgeliğe giden uyanış olan Prajna paramita, benliğin tüm seviyelerinin boşluğunu idrak etmektir. Kalp Sutra'da Buda, prajna paramita uygulayarak Bodhisattva'nın, Budist gelenekte tanımlanan zihin şeylerin beş kümesi veya “yığını” olan beş skandahanın tamamının boşluğunu idrak ettiğini söylemiştir. Gerçek, benlik yapısı'un tüm yönlerinin boş veya benlikten yoksun olduğunu idrak ettiğinde ortaya çıkar. Bu, nedensel farkındalık'den bile vazgeçmek, şu anlama gelir ki anlaşılamaz Ondan hiçbir şekilde bahsi edilemez.
Alışkın olduğumuzun dışında herhangi bir yüksek titreşim seviyesinde uyandığımızda, o seviyenin altında kalan ve bilinçli hale getirmediğimiz tüm koşullanmış şeyleri yüzeye çıkmaya başlar. Arındırılmamış tüm sankara'lar yüzeye çıkmaya başlayacaktır. Beş koha, bizi maya içinde hapseden beş koşullanma seviyesini yansıtır. Hayvansal doğamız olan biyolojik koşullanma, toplumdan miras aldığımız psikolojik koşullanma, evrimsel şablonumuz olan pranik koşullanma, arketipsel bilgelik, içgörü, daha yüksek zihin ve Leila oyununun evrensel yönlerini içeren daha yüksek zihin veya ruh seviyesi koşullanma ve son olarak tüm varlığın temeli olarak farkındalık olan nedensel seviye vardır. İlk başta “sakin kalmayı ve bilmeyi” öğreniriz. Bu bağlamda sakin kalmak basitçe bir faaliyetin durdurulması değil, aktivite içinde sükûnet'in bir uyanış'i, form içinde boşluğun bir uyanış'idir. Budist Shraddhotpada Şastra'da yazıldığı gibi:
